Arrival’a (Geliş) Dair Ufak Ufak Notlar

Merhaba, ara sıra yazdığım blog yazılarımın arasına sinemaya dair de bir şeyler katmak istiyorum. O nedenle bu hafta tekrar izlediğim Arrival’a dair düşündüklerimi bir araya getirmeye çalışacağım.

Yıllar sonra yönetmen Denis Villeneuve’un başyapıtlarından biri olarak adlandıracağımız bir film olduğundan hiç kuşkum olmayan Arrival’ın, tipik bir Hollywood filmi olmasının getirdiği, “kahraman Amerikalı dünyayı kurtardı, barışı sağladı.” mesajını az ötede bırakarak filmin kalanına odaklandığımızda ortada güzel detaylar kalacaktır diye düşünüyorum.

Film de dili 4. bir boyut olarak başarılı bir şekilde işlemiş olan Villeneuve, bize çok özel bir deneyim yaşatıyor. Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz; iki boyutlu bir düzlemde yaşayan bir canlıya 3. boyutu tasvir etmeye çalıştığınızı düşünün.onun için derinlik algısı olmadığı gibi, iki boyutlu düzleme çizeceğiniz derinlik illüstrasyonları da onun algısını doğru şekillendirmeye yetmeyebilir. Bizim gibi üç boyutlu evrende yaşayan insanlar için ise dördüncü bir boyutu tasvir etmek bu nedenle zor bir durumdur. Ancak tüm bu zorluğa rağmen Villeneuve, zamanı dördüncü boyut olarak kullanarak bunu başarmıştır.

Arrival’da dikkatimi çeken bir diğer yan ise, heptapodların alfabelerinin dairesel, yazılarının üç boyutlu olmasıydı. Bizim gibi kütle çekimi ile derdi olan yaşam formları, yazılarını karşılarında duran duvara, kağıda, tahtaya iki boyutlu olarak yazmak zorunda kalmışlardır. Ancak yer çekimi ile bir dertlerinin olmadığını gördüğümüz heptapodlar yazılarını oval ve üç boyutlu olarak yazma imkanına kavuşuyorlar.

Filmin gösterdiği bir diğer konu ise, Sapir-Whorf hipotezini temel alıyor. Bu hipoteze göre, konuştuğunuz dil düşünce yapınızı ve karakterinizi belirler. Yani kulağa daha sert gelen dillerden birini konuşan bir insanın, daha yumuşak dillerle konuşurkenki karakteri birbirinden farklı olabilir. Filmde de heptapodların dilini öğrenen insanlarda zaman algısı da değişiyor.

Filmde sık sık vurgulanan bir diğer konu ise, heptapodlar, ana karakterimiz dil bilimci Louise’e kendi dillerini öğretirken, ısrarla, ona bir silah verdiklerini söylüyorlar. Uzun bir süre buna anlam veremiyoruz, “bir silah teklif ederken neyi kastediyorlar acaba” diyerek kuşkuya düşüyoruz. Ancak filmin başında Louise’in bir kitabı için yazdığı önsözün o cümlesi aslında filmin sonuna geldiğimizde, dilin neden bir silah olarak adlandırıldığını bize açıklıyor:

Dil uygarlığın temelidir. İnsanlığı bir arada tutan, bir nevi tutkal ve bir çatışma sırasında çekilen ilk silahtır.

Film aslında bize, dilin ne kadar önemli bir silah olduğunu vurgulayarak başlamıştı zaten. Gerçekten de dil ve iletişim ilkel insanlardan beri savaşlarda kullanılan en önemli silah. Düşünsenize, ilkel çağlarda, dil henüz bu kadar güçlü bir iletişim aracı haline gelmemişken insanlar çok daha ilkel aletlerle savaşıyorlardı. Ancak dil ve yazı ile birlikte bilgi birikimini arttıran insanlık çok daha güçlü silahlar yapmaya başlayabildi. Aslında bu toplar, tüfekler, nükleer silahlar dilin geliştiriciliği altında yapılmış olsa da, hala en güçlü silah dilin ta kendisiydi. Bugün savaşlarda dil, ülkeleri bombalamaktan çok daha etkili bir silah durumundadır. Medya ve internet aracılığıyla ülkeler yazılı ve görsel öğeler kullanılarak tek bir bomba atılmadan etkisiz hale getirilebiliyor. Heptapodların evrenini bize göre çok daha gelişmiş bir evren olarak kabul edersek, silah kelimesini tüfek ve bomba için değil dil için kullanmalarının ne kadar anlaşılır olduğu ortaya çıkacaktır. Medeniyet ilerledikçe dilin kendisi çok daha etkili bir silah haline gelecektir. Mevcut dünyamızda nükleer güce sahip ülkeler, nasılki bu gücü birbirlerine karşı caydırıcılık unsuru olarak kullanıp büyük bir savaşın gerçekleşmesini engelliyorlarsa, filme göre, dil de çok önemli bir silah olmakla birlikte barışı sağlayan en önemli güç haline de gelebilir.

Yazımı burada sonlandırırken, son yıllarda Hollywood filmlerinde sık sık dünya dışı yaşama dair temanın işlenmesinden işkillenen ve şüpheyle yaklaşan herkese bir selam çakıp, bir gün uzaylılar ile temas gerçekleştirirsek, bu filmdeki kadar barışçıl olmalarını umalım diyorum. Aksi taktirde Avrupa medeniyeti, Amerika kıtasını keşfettiğinde, Amerika’nın yerlilerinin başına gelenler bizim için de pek muhtemel bir son olabilir…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir